Sultan II. Abdülhamid’e darbe yapan Jön Türk ve Ittihatçılar kime hizmet ettiler?

Bu bilgiler tamamen yabancı kaynaklardan elde edilmiştir.

Bu konuda Webster’in kitabında şunlar yazmaktadır:

“Jön Türk hareketi, Italyan Meşriki azamının direktifi altındaki Selanik Mason locaları tarafından başlatılmıştır ve aynı makam daha sonra M. Kemal’in başarıya ulaşmasında da yardımcı olmuştur. Dahası, Mason sisteminin beşiği olan Ortadoğuya yaklaşıldıkça yalnız Yahudiler’in değil, locaları yöneten diğer Sami ırkların etkisinin de arttığını görmekteyiz.”[1]

Friedrich Wichtl ise, 1900 yıllarında Fransız Maşriki azamının Abdülhamid’in devrilmesi gerektiğine karar verip, gelişmekte olan Jön Türk hareketini bu yöne çevirdiğini yazmaktadır.[2]

Bir başka yazar, “kesin olarak söyleyebiliriz ki, Türk Ihtilali, hemen hemen tümüyle bir Mason-Musevi komplosudur.” der.[3]

R. W. Seton – Watson gibi Ortadoğu konusunda çok önemli bir otorite bu konuda şunları kaydetmektedir:

“Hareketin asıl beyinleri Yahudi ya da Yahudi-müslümanlardı (Sabetayistler.)” Selanik’in zengin dönmelerinden ve Yahudileri’nden, Viyana, Budapeşte, Berlin (ve giderek belki de Paris ve Londra’nın) uluslararası kapitalistlerinden mali yardım görmekteydiler.”[4]

Macedonia Risorta’nın Üstad-ı Azamı olan ve Jön Türkler’e Mason localarında toplanmasını öneren Emmanuel Karasu Efendi, daha sonra Ittihat ve Terakki’nin ileri gelenlerinden biri olmuş, 1909′da Sultan Ikinci Abdülhamid’e tahttan indirildiğini bildirmeye giden heyete katılmış ve mebusluk yapmıştı. Meclis’te, diğer Yahudi mebuslar gibi her şeyden önce Türk olarak davranmaya dikkat etmişti. Türk Yahudilerin geleneksel tutumuydu bu ve anlaşılan Karasu Efendi de o sıralardaki birçok Türk gibi cepleri doldurmayı ihmal etmemişti.[5]

Başka bir kaynakta ise şu bilgiye rastlamaktayız:

“Gençler hareketi, bilhassa Makedonya’daki genç subaylar nezdinde gittikçe kuvvet buluyordu. Gizli teşkilatın başında bulunan Berlin askerî ateşesi Enver Bey ve kaymakam Niyazi Bey, 1876 yılında Midhat Paşa tarafından hazırlatılan Kanun-i Esasî’nin iadesini ilk hedef edinmişlerdir. Ittihad ve Terakki adlı cemi­yeti, başta Selanikli zenginler, bilhassa Dönmeler, para ile destekliyorlardı.”[6]

—– —– —– —– —–
KAYNAKLAR:
—– —– —– —– —–
[1] Nesta H. Webster, Secret Societies and Subversive Movements (Gizli Cemiyetler ve Yeraltı Faaliyetleri), Londra, Boswell 1928, sayfa 284.

[2] Friedrich Wichtl, Weltfreimaurerei, Weltrevolution, Weltrepublik, Eine Untersuchung über Ursprung und Endziele des Weltkrieges, (Dünya Masonluğu: Dünya Ihtilali: Dünya Cumhuriyeti: Dünya savaşının kaynağı ve hedefleri üzerine bir araştırma) 2. baskı, J.F. Lehmanns Verlag, Münih 1920 sayfa 105.

[3] The Cause of World Unrest, With an Introduction by the Editor of “The Morning Post”, Londra 1920, sayfa 143. Bu anonim kitap Morning Post gazetesinde yayınlanan bazı makalelerle Nesta Webster’in bazı yazılarını bir araya getiren bir derlemedir. Wichtl’den alınan hayli makale vardır.

[4] R. W. Seton-Watson, The Rise of Nationality in The Balkans, (Balkanlarda Milliyetçilik akımının uyanışı) Londra 1917, Constable, sayfa 134, 135.

[5] Henry Wickham Steed, Through Thirty Years 1892 – 1922, Garden City, N. Y. 1925, cild 1, sayfa 375, 376.

[6] Lazslo Rasonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1971, sayfa 252.

Reklamlar

, , , , ,

1 Yorum

İsraillilerden Başörtülü Kadına Çirkin Saldırı

Bir grup İsrailli kız pazartesi öğlen saatlerinde Kudüs’te bir tren istasyonunda Filistinli bir kadını dövdü…

nrg.co.il adlı israil haber sitesine göre 100 kadar İsrailli erkek de hiçbirşey yapmadan ayakta dikilerek bunu izledi.

GÜVENLİK GÖREVLİLERİ GÜLEREK İZLEDİ

Saldırganlar kadının başörtüsünü de çıkardı. Dorit Yarden Dotan adlı bir görgü tanığı telefonuyla olayın fotoğraflarını çekti ve güvenlik görevlisinin bile “izleyip güldüğünü” söyledi.

Dotan “en basit ifadeyle korkunçtu” diye ekledi. Saatler sonra Kudüs’te 6 ay önce 20 kadar İşgalci İsrailli genç tarafından vahşice linç edilen ve sonrasında kimsenin ceza almadığı 20 yaşındaki Hasan Usruf olayını hatırlatmak için gösteri düzenlendi.

kaynak: habervaktim.com/haber/315183/israillilerden-basortulu-kadina-cirkin-saldiri.html

Şimdi en laik çağdaşınada sorsak veya en muhafazakarınada sorsak bu haberdeki olay çirkin ve aşağılık bir olaydır der. Ama asıl mevzu bu değil. Mevzu şu ki bu olaya “banane” diyen veya “sessiz kalmayı tercih eden” veya “ben karışmam israil ve Filistin arasında halletsin” diyen açık ve net bir şekilde İsrail’in yanında yer almaktadır. Yanınızda biri birini öldürürken hiçbirşey yapmazsanız o katilden ne farkınız kalır? Uyanın artık Müslümanlar.. İslam’a, Kur’an’a ve mazlumlara sahip çıkın  (!)

,

Yorum bırakın

Şimdi de Osmanlı’ya Dil Uzattı

PKK ve DHKP-C terör örgütleri lehine yaptığı açıklamalarla bilinen CHP’li Aygün, Aleviliğin İslam’dan ayrı bir din olduğu iddiasını sürdürürken, Osmanlı’ya da dil uzattı. CHP Milletvekili, Osmanlı’nın Alevilere soykırım uyguladığını ileri sürdü.

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, Aleviliğin farklı bir inanç olduğu tezinden yola çıkarak Meclis’te cemevi açılması talebinde ısrarını sürdürüyor. TBMM Başkanlığı’nın ‘Alevilik bir din değil’ cevabı üzerine konuyu mahkemeye taşıyan Aygün, TBMM Başkanlığı’nın dava ile ilgili 2. savunmasına avukata aracılığıyla cevap verdi. Aygün’ün Avukatı Cihan Söylemez vasıtasıyla Ankara 6. İdare Mahkemesi Başkanlığı’na gönderdiği cevapta Osmanlı’nın Alevilere karşı soykırım uyguladığı tezlerine yer veriliyor.

TBMM Başkanlığı’nın mahkemeye yolladığı savunmada yer alan Osmanlı dönemine ait belgeler eleştirilerek, “Osmanlı’da Alevilerin ibadet hakkı bir yana yaşam hakları dahi yoktu.” iddialarına yer veriliyor. Osmanlı döneminin aşağılandığı cevapta, TBMM’nin de Osmanlı Devleti’nin Meclis-i Mebusan Başkanlığı gibi hareket ettiği öne sürülüyor. Cemevlerinin Alevi inancının gereklerinin yerine getirildiği yer olduğu belirtilen cevapta, Alevi inancına bağlı insanların ibadethane olarak cemevlerini kabul ettikleri kaydediliyor.

DİYANET: ALEVİLİĞİN AYRI İBADET YERİ OLAMAZ

Diyanet İşleri Başkanlığı, konu ile ilgili daha önce yaptığı açıklamada İslam’ın bir alt yorumu olan Aleviliğin, İslam’ın ortak ibadet yerleri olan cami ve mescitler dışında ayrı bir ibadet yerinin olamayacağı, cemevi ve benzeri yerlerin ibadet yeri kapsamında değerlendirilmesine imkân bulunmadığına dikkat çekiliyor. Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun Tatbik Suretini Gösterir Nizamname’de tarif edilen mabet kavramına göre İslam dininin usulüne göre açılmış cami ve mescit haricindeki yerlerin ibadet yeri olarak kabulünün mümkün olmadığına dikkat çekilen açıklamada, Aleviliğin önemli isimlerinden Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi’nde ibadethane olarak bir cemevi değil, cami bulunduğuna vurgu yapılıyor.

YARGITAY: CEMEVİ İBADETHANE DEĞİL

Yargıtay da daha önce cemevlerinin ibadethane yeri olarak kabul edilemeyeceğine karar vermişti. Yargıtay 7’nci Hukuk Dairesi, cemevinin ibadethane yeri olduğu yönündeki tüzüğünü değiştirmemekte ısrar eden Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği’nin kapatılması gerektiğine hükmetmişti. Daire kararında; Anayasa ile diğer mevzuat hükümlerini hatırlattıktan sonra İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulduğunu hatırlatmıştı. Daire kararında; kanunda yer alan, cami ve mescitlerin başkanlığın izni ile ibadete açılacağı ve yönetileceği, hakiki ve hükmü şahıslar tarafından yapıldığı halde izinli veya izinsiz olarak ibadete açılmış bulunan cami ve mescitlerin yönetiminin 3 ay içinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredileceğinin altını çizilmişti. Yerel mahkemenin Yargıtay’ın bozma kararına diretmesi sonucu şimdi dava ile ilgili son sözü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu söyleyecek.

“RUMLARA ETNİK TEMİZLİK” İDDİASI

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, Meclis’te cemevi açılması talebini TBMM Başkanlığı Aleviliğin bir din olmadığı, İslam’ın bir alt yorumu olduğu gerekçesiyle reddetmiş; Aygün de Ankara 6. İdare Mahkemesi’ne dava açmıştı.
Şimdi de Osmanlı’ya dil uzatan CHP’li Aygün, PKK ve DHKP-C terör örgütleri lehine yaptığı açıklamalarla biliniyor. Aygün, geçtiğimiz günlerde de “Kurtuluş Savaşı Rumlara etnik temizliktir” demişti.

http://www.habervaktim.com/haber/312225/simdi-de-osmanliya-dil-uzatti.html

Tarihe zerre kadar ilgisi olan ve az biraz tarih bilgisi olan herkes bilir ki. Dersim katliamı CHP iktidarında, Osmanlı düşmanları kontrolünde bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından yaptırılmıştır. Haberdeki insan görünümlü canlı türünün nasıl bir gafletin içinde olduğu aşikardır.

Yorum bırakın

Bahadıroğlu: Şehzadeler Öldürülmeseydi…

Tarihçi Yazar Yavuz Bahadıroğlu, son zamanlarda çokça konuşulan Osmanlı’da şehzadelerin öldürülmesi konusunda çarpıcı açıklamalarda bulundu…

Marmara Belediyeler Birliği tarafından gerçekleştirilen “Osmanlı’da Eğitim Sistemi: Enderun ve Harem” konulu seminere katılan Tarihçi-Yazar Yavuz Bahadıroğlu, Osmanlı Devleti’nde şehzadelerin öldürülmesinin devlet yararına yapıldığını belirterek, “Şehzade yaşarsa, devlet bölünecektir” dedi.

Marmara Belediyeler Birliği tarafından düzenlenen “Osmanlı’da Eğitim Sistemi: Enderun ve Harem” konulu seminere konuşmacı olarak katılan ünlü Tarihçi-Yazar Yavuz Bahadıroğlu Osmanlı’nın eğitim hayatından harem hayatına kadar bilinmeyenleri ve televizyon programları tarafından saptırılan gerçekleri anlattı.

“KANUNİ ZAMANINDA KÖYLERDE İLKOKULLAR ÇOK YAYGINDI”

“Osmanlı bir sistemler manzumesidir” diyen Bahadıroğlu, Osmanlı’nın çok iyi bir eğitim sistemine sahip olduğunu belirterek, “Çok iyi bir sistem kurmuştur. Bunu sadece Cumhuriyet Türkiye’sinin öğrenecekleri yok. Amerika’nın da Avrupa’nın da bundan öğreneceği çok şey var. Kanuni döneminde ilkokullar köylere kadar yaygındır. Bunu da Fransız alimlerden biri şöyle söylüyor; ‘Her köyde mutlaka bir mektep vardır. Yalnızca erkek çocukları değil, kızlar da okumaktadır. Kanuni sonrasında İstanbul’da 2 bin civarında okul var. O zamanki İstanbul’un nüfusunun 200 bin civarında olduğunu unutmayalım” dedi.

BALTACI MEHMET PAŞA, NASIL SADRAZAMLIĞA YÜKSELDİ?

Osmanlı’da Enderun sistemini anlatan Yavuz Bahadıroğlu, Enderun, devlet adamı yetiştirmek üzere kurulmuş bir eğitim sistemi. Osmanlı’da eğitime büyük önem verilirdi. Göreve getirilecek kişinin geçmişine aldırılmaz, liyakatine bakılırdı. Bunun en güzel örneği de Baltacı Mehmet Paşa’ydı. Odun kesme görevlisi olarak girdiği sarayda, Sadrazamlığa yükselmiştir. Devlet, anne ve baba, okul, öğretmen güvenilir olacak. Güvenilir olacak ki, çocuk onlara dayanacak ve kendinin bir kalenin içinde hissedecek. Böylelikle başarıya ulaşacak” şeklinde konuştu.

Bahadıroğlu, “Osmanlı beş konuda özgürlüklere büyük önem verirdi. İnanç, İbadet, kıyafet, seyahat ve ticaret özgürlüğü, özellikle Kanuni döneminde zirve yaptı. Yine Kanuni döneminde Hıristiyan ve Musevilere sayısız haklar verildi. Hoşgörü sahibiyken, Avrupa’dan hor görüyü öğrendik” diye konuştu.

“HAREM FİLMDEKİ GİBİ YOLGEÇEN HANI DEĞİLDİR”

Haremin kelime anlamı olarak ‘yasak bölge’ anlamına geldiğini belirten tarihçi Yavuz Bahadıroğlu, “Haremi gezenler bilir zaten loş bir mekandır. Pencereleri küçüktür. Az güneş gördüğünden harem halkının benzi biraz sarı olurdu. Çok keyifli bir yer değildi. Fatih kanunnamesine göre Osmanlı padişahları haftada sadece 2 gece hareme gidebiliyorlardı. Devlet adamına eğitimli eş lazım. Bunu da harem halleder. Hareme erkek giremez. Filmde gördüğünüz gibi yolgeçen hanı değildir” dedi.

YAVUZ BAHADIROĞLU’NDAN “MUHTEŞEM ELEŞTİRİLER”

Hürrem Sultan’ın dizilerdeki gibi kıyafetler giymesinin tamamen Batı kaynaklı hayal ürünü olduğunu vurgulayan Bahadıroğlu, “Dini inançları bir tarafa bırakın sarayda dekolte gezmek, ince giyinmek mümkün değildi. Duvarlar bir soğudu mu Ağustos sonuna kadar ısınmıyordu. Hürrem filmdeki gibi giyineceğim deseydi 2 ay içinde zatürre olurdu. O dönemlerde masa diye bir şey yoktu ki. Divan katipleri dizlerinin üzerinde yazıyorlar. Kanuninin önüne masa koydunuz, döner sandalye de koydunuz. Bir de laptop koyun da çağdaş Kanuni olsun” dedi. Hürrem Sultan’ın zehir şişesiyle gezdiği imajının da asılsız olduğunu belirten Bahadıroğlu, 600 senelik Osmanlı hayatında zehirlenerek ölen hiç kimsenin olmadığını söyledi.

ŞEHZADELER ÖLDÜRÜLMESEYDİ OSMANLI ÇÖKERDİ

Bahadıroğlu, sözlerinin sonunda, “Hürrem Sultan çok zeki bir kadındı ve Kanuni’yi etkilerdi. Ancak unutmayalım ki her kadın kocasını etkiler. Devlet sınırının başladığı yerde ise kadının sözü biter. Devleti korumak için kendi evladını öldürmeyi ve bunun vebalini göze alan bir padişahın, eşinin sözüyle hareket ettiğini nasıl söyleyebiliriz? Şehzadelerin öldürülmesiyle ilgili de bilinçli dezenformasyon yapıldığını düşünüyorum. Osmanlı tarihinde bazı şehzadelerin öldürüldüğü doğrudur. Şehzadeler öldürülmeseydi devlet bölünürdü ve Osmanlı İmparatorluğu beş senede çökerdi” diye konuştu.

habervaktim.com/haber/280830/bahadiroglu-sehzadeler-oldurulmeseydi.html

,

3 Yorum

“Putlara tapmayın, Allah’a tapın!”

O an…

10 kasım 1994 tarihinde Mahmut Kaçar isimli bir vatandaş, Anıtkabir’de Atatürk’ü Anma Töreni’nde protokolün hazır bulunduğu bir sırada Süleyman Demirel’in karşısında elindeki Kuran-ı Kerim’i havaya kaldırıp ”putlara tapmayın, Allah’a tapın” çağrısında bulundu.

1 Yorum

Büyüklere Masallar: Araplar Osmanlı’ya İhanet Etti

Türklere 80 yıldır anlatılan bir masalı tekrar ediyor. Bu masal, “Araplar ve diğer ‘Müslü
man kardeşleriniz’ I. Dünya Savaşı’nda sizi sattı” diye başlar ve “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” diye de noktalanır. Türk’ün özellikle de Müslüman dostu yoktur…

Masal budur. Peki, gerçek nedir?

Gerçek şudur: Osmanlı’nın çöküş döneminde Türk olmayan Müslüman unsurlar arasında gerçekten isyanlar baş göstermişse de, bu unsurların bir bütün olarak “ihanet ettikleri” kesinlikle söylenemez. Hatta Araplar söz konusu olduğunda, Osmanlı’ya isyan edenlerin küçük bir azınlık olduğunu, buna karşılık Arap kabilelerinin çoğunun Osmanlılık ve Müslümanlık bağıyla İstanbul’a sadakat gösterdiklerini söyleyebiliriz.

Kürtler ise, daha da belirgin bir sadakatle önce Osmanlı İmparatorluğu’nu ardından da Milli Mücadele’yi desteklemişler ve Müslümanlık bağının getirdiği “kardeşlik” ten asla taviz vermemişlerdir. Ankara’nın kendisi bundan taviz verene kadar…

“Kürtler Nereye? Türkiye’nin Kürt Sorununun Geçmişi, Bugünü ve Geleceği” isimli kitabımda, bu konuyu detaylı olarak inceliyorum. Burada, o kitabın ilgili bölümünden kısa bir pasaj aktarmakta yarar gördüm:

“Araplar” Osmanlı’yı Arkadan Vurdu mu?

Her Türk genci “Araplar’ın I. Dünya Savaşı’nda bize ihanet ettiğini” öğrenerek büyür. Oysa bu, ancak kısmen doğrudur. I. Dünya Savaşı’nda Mekke Şerifi Hüseyin’in İngilizler ile anlaşarak Osmanlı’ya isyan ettiği ve ordumuzu arkadan vurduğu doğrudur. Ama hep atlanan nokta Şerif Hüseyin’in “Araplar”ın tümünü temsil etmediği, aksine bir istisna olduğudur. Ortadoğu uzmanı tecrübeli gazeteci Cengiz Çandar, “Arapların ihaneti” söylemi ile tarihsel gerçek arasındaki önemli farka şöyle işaret ediyor:

“Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in Hicaz’da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916′da İngilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun ‘askeri açıdan’ tayin edici bir değer taşımadığını bilir. İngilizlerin daha sonra yerine getirmediği ‘bağımsızlık vaadi’ ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin’in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani ‘asıl cephenin gerisi’nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur.

‘Asıl cephe’, önce Süveyş Kanalı ve Kanal Harbi’nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin’de kurulmuştur. Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini ‘arkadan vuran’ herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul’a yani Türkiye’ye sadık kalmıştır… Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan ‘cephe gerisi’ dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.”(1)

Aynı gerçek, American-Israeli Cooperative Enterprise (Amerikan-Israil İşbirliği Girişimi) adlı düşünce kuruluşunun başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, söz konusu kuruluşun sitesinde şöyle vurgulanıyor:

“O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya Savaşı’nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. İngiliz Başbakanı David Lloyd George’un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. [Osmanlı İmparatorluğu’na isyan eden] Faysal’ın Arabistan’daki taraftarları, bir istisnaydı.”
Araplar’ın topluca ihanet etmesi bir yana, bazıları Osmanlı ordularını fiilen desteklemiştir de. Konu hakkındaki uzmanlardan biri olan Dr. Zekeriya Kurşun’ un ifadesiyle, “I. Dünya Savaşı’nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir.” (2)

Arap Milliyetçiliğinin Öncüsü Hıristiyan Araplardı

Üstteki hakikati teslim etmekle birlikte, Arap milliyetçiliğinin Osmanlı’da Türk milliyetçiliğinden daha önce geliştiğini belirtmek gerekir. Arap milliyetçiliği, 1860′larda, Suriyeli Arap entellektüeller arasında doğmuştu. Osmanlı İmparatorluğu’na ve yönetimindeki “Türklere” karşı ciddi bir antipati besleyen bu entellektüellerin dikkat çekici bir yönü ise, çoğunun Hıristiyan oluşuydu. Butros El-Bustani, Faris Şadyak, Nakkaş, Corci Zeydan gibi Hıristiyan Arapların öncülüğünde başlayan bu harekete katılan Müslüman Araplar ise, çoğunlukla Batılı fikirleri benimsemiş seküler aydınlardı. Arap milliyetçiliğini geliştirirken “Arapların İslam öncesi tarihlerine” ilgi duymaları, bundan kaynaklanıyordu.

Buna karşılık muhafazakar Müslüman Arapların çoğu, Osmanlı’ya sadakat duyguları içindeydiler. Hatta sadece Sünni Araplar değil, Irak ve Suriye’deki Şii Araplar arasında bile Osmanlı’ya ve Hilafet’e bağlılık duygusu vardı. (3) Bu konuda büyük bir otorite olan Prof. Kemal Karpat, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Arap milliyetçiliğinin, Hıristiyan Araplarınki hariç, aslında en son noktaya kadar “ayrılıkçı” olmadığına dikkat çekerek şöyle demektedir:

“Görülüyor ki Arapların ‘milli’ hareketi esasında ayrılıkçı bir hareket değildi. Arapların birçoğu Osmanlı hükümdarlarını yabancı bir sömürgeci güç olarak değil, sadece Arap kökeninden olmayan, iktidarda bir hanedan olarak görüyorlardı ve Osmanlı Devleti ve hanedanı Müslüman kaldıkça ve Arapların hayat tarzına saygılı oldukça, özlemlerini yerine getirmeye söz verdikçe ve onları Avrupa işgaline karşı korudukça, itaat etmekten geri kalmıyorlardı. Geçmişte şan ve şereflerini ilk hatırlayan veya hayal edenler ve tarihlerinin modern bir versiyonunu yaratmaya çalışanlar Müslüman değil Hıristiyan Araplardı.(4)

Abdülhamid’in Bilgeliği

İngiliz tarihçi Peter Mansfield’e göre, Osmanlı’daki Arap milliyetçiliğinin sınırlı kalmasının iki nedeni vardı: “Birincisi, bu Avrupa kökenli milliyetçilik fikirlerinin bu yerlere (henüz) işlememiş olması; ikincisi de, Sultan II. Abdülhamid’in İmparatorluğun elinde kalanını bir arada tutmak için uyguladığı başarılı ve kurnazca yöntemlerdi.”(5)

Tarihçi Zekeriya Kurşun da “Abdülhamid’in saltanatı boyunca Arap milliyetçiliğinin… önceki hızını kaybettiğine” dikkat çeker ve “Abdülhamid, Arap milliyetçiliğinin harekete geçmesini geciktirmiştir” yorumunu yapar.(6)

Sultan Abdülhamid’in politikasının temeli, 19. yüzyılda hâlâ devam eden dini bağlılık ve geleneksel siyasi sadakat faktörünü canlandırarak Osmanlı devletini ve ülke bütünlüğünü kurtarmaktı. Kürtler arasında kurulan Hamidiye Alayları bu büyük siyasetin uygulamalarından biriydi. Sultan, alaylar yoluyla “Kürtlerin babası” olarak anıldığı gibi, Arapların da hamisi oldu. Abdülhamid, uyruğundaki Arapların kalbini kazanmak için Arap ülkelerindeki dinsel kuruluşlara, tarihi camilerin onarım ve süsleme işlerine önemli bir fon ayırmış çevresindeki danışmanları arasında Arap düşünürlerine her zaman iyi davranmış, değer vermişti. Bedevi Şeyhlerinin çocuklarını eğitmek için özel okullar açmış, bu yolla onlara Osmanlılık bilinci aşılamıştı. Bu politikanın siyasi meyvelerini de almıştı. Örneğin Peter Mansfield’a göre:

“1904′te Osmanlı Padişahı Sina üzerinde hak iddia ettiğinde, Mısırlı milliyetçi lider Mustafa Kamil, İslamcılık ruhu içinde, onun yanında ve Mısır’ın çıkarlarını savunan Lord Cromer’in karşısında yer almıştır.” (7)

Kurtuluş Savaşı’nda da ne kitlesel bir “Arap ihaneti” ne de “Kürt ihaneti” yaşandı. Aksine Kürtler, Kurtuluş Savaşı’nı canla başla desteklediler. Mustafa Kemal Paşa, “Müslüman kardeşliği” temasına dayalı propagandasıyla onları kazandı.

Murat Bardakçı’nın sözünü ettiği Şeyh Said isyanı ise, ancak Kurtuluş Savaşı’nın bitmesi ve “Müslüman kardeşliği” temasının hızla yok olup, yerine “herkes Türk’tür” anlayışının belirmeye başlamasından sonra patlak verdi…

Kısacası yakın tarihimiz, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” anlayışını doğrulayacak şekilde gelişmedi.

Kaynaklar, dipnotlar:

1) Cengiz Çandar, “Sharon’cu Vicdansızlar-Filistin Yalanları”, Yeni Şafak, 5 Nisan 2002
2) Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, İrfan Yayınevi, İstanbul. 1992, s. 153
3) Kemal Karpat, İslam’ın Siyasallaşması, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, s. 379
4) Kemal Karpat, İslam’ın Siyasallaşması, s. 594
5) Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, s. 30
6) Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, s. 30
7) Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, s. 29; Peter Mansfield, The British in Egypt, Londra, 1971, s. 164-165

, ,

Yorum bırakın

Atatürk’ün Son Günleri ve Ölümü

Atatürk, 1937 Başından İtibaren Çeşitli Rahatsızlıklar Duymaya Başlamıştı. Yüzü Solmuş, Sinir Dengesi Bozulmuştu. İştahsız Ve Halsizdi. Burnu Kanıyor, Vücudu Kaşınıp Yer Yer Kabarıyordu.

Bizim Doktorlar Teşhis Koyamamışlardı. Her Ne Kadar, “Beni Türk Doktorlarına Emanet Ediniz” Demişse De, Başbakan Celal Bayar’ın Teklifi Üzerine, Fransız Doktor Fissenger’in Çağrılm
asına Razı Oldu.

28 Mart 1938’de Ankara’ya Gelen Profesör Fissenger, Hastasını Muayeneden Geçirdi. Durum İyi Değildi. Deniz Havası Önerdi. Bunun Üzerine Atatürk İstanbul’a Nakledildi Ve 1 Milyon 250 Bin Dolar’a (Bu Miktar, Satın Alma Paritesi Açısından, Bugünkü Parayla Yaklaşık 30 Milyon TL’ye Eşdeğerdir) Satın Alınan Savarona Yatı Emrine Tahsis Edildi. Fakat Sadece Altı Hafta Kullanabilecekti.

Hastalık İlerliyor, Karnı Sürekli Su Topluyordu. Fissenger Bu Kez İstanbul’a Çağrıldı. Atatürk’ün Karnında Toplanan Su Alındı. Belli Bir Süre Rahatladıysa Da Tekrar Karnı Su Toplamaya Başladı. Bu Kez Viyana’dan Dr. Eppinger’le Almanya’dan Dr. Bergmann Çağrıldı. “Siroz” Teşhisi Kondu.

8 Kasım 1938 Günü Atatürk’ün Hastalığı Arttı. Bu Sırada Başında Yaver Hasan Rıza Bey (Soyak) Vardı. Ona Bakarak Birkaç Kez Saatin Kaç Olduğunu Sordu. Odaya Dr. Neşet Ömer Bey Girdi. Muayene Etmeye Başladı. Bir Ara “Dilinizi Göreyim Efendim” Diye Seslendi. Atatürk Dilini Yarıya Kadar Çıkardı. Neşet Ömer Bey, “Biraz Daha Uzatınız Efendim” Diye Seslenince, Atatürk, “Ve Aleykümselam” Dedi, Gözlerini Kapattı. Bu Son Sözleri Oldu, Bir Daha Komadan Çıkamadı.

Bazı İddialara Göre Atatürk Gece Ölmüş, Fakat Gecenin Bir Vakti Milleti Saygı Duruşuna Kaldırmak Mümkün Olmayacağından, Celal Bayar’ın İsteği Doğrultusunda, Resmi Ölüm Saati Olarak 09.05 Belirlenmişti.

Cenazeye Otopsi Yapılmadı. Sadece, Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi Patolojik Anatomi Profesörü Prof. Lütfi Aksu Tarafından Tahnit Edildi, Özel Bir Tabuta Yerleştirildi Ve Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede Salonunda Katafalka Konuldu.

Cenaze Orada Dururken, Yönetenler Atatürk’ün Cenaze Namazını Tartışıyordu: Kılınmalı Mıydı, Kılınmamalı Mıydı? İkiye Bölündüler. Kimisi Atatürk’ün Farklı Bir İnanca Sahip Olduğunu Söylüyor, Cenaze Namazına Karşı Çıkıyordu. Kimisi Kılınması Gerektiğini Savunuyordu.

O Sırada Atatürk’ün Kızkardeşi Makbule Hanım’dan, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a Bir Telefon Geldi: Aile, Dini Merasimin Eksiksiz Yapılmasını İstiyordu. Ama Bu Kez De, “Laik Cumhurbaşkanı’nın Cenazesi Camiden Kalkmamalı” Diyenler Devreye Girmişti…

Sonunda Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Şerafettin Yaltkaya Devreye Girdi: Namazın Herhangi Bir Yerde Kılınabileceğini Söyledi. Böylece Atatürk’ün Cenaze Namazı 19 Kasım 1938 Sabahı Saat Sekizi On Geçe Dolmabahçe’de, Yaltkaya’nın İmamlığında Kılındı. Tekbirler “Allahu Ekber” Yerine Türkçe “Tanrı Uludur” Sözleriyle Başladı, “Esselâmu Aleyküm” Selamı Yerine, Yine Türkçe “Esenlik Üzerinize Olsun” Diye Bitirildi.

Cemaat Nöbetçilerden, Müstahdemlerden, Nöbet Bekleyen Generallerden, Kısacası O Sırada Sarayda Bulunanlardan Oluşmuştu.

Tam Dört Dakika Süren Namazdan Sonra Tabut Generaller Tarafından Sarayın Avlusuna Çıkartılıp Top Arabasına Yerleştirildi Ve Sarayburnu’na Götürüldü. Yavuz Zırhlısı’na Yüklenip Önce İzmit’e Oradan Da Trenle Ankara’ya Ulaştırıldı.

21 Kasım 1938’de Etnoğrafya Müzesi’ndeki Katafalka Kondu. Nihayet 31 Mart 1939 Cuma Günü Saat 14.00’te Etnoğrafya Müzesi’nde Hazırlanan Geçici Kabrine Defnedildi.

1944’te Başlatılan Anıtkabir İnşaatı, Ancak 1953’te Bitmişti. Atatürk Geçici Kabrinden 10 Kasım 1953’te Alındı, Anıtkabir’de Tekrar Toprağa Verildi.

Her 10 Kasım Sabahı, Matem Gününe Uygun Olmadığı İçin, Beyaz Yakalığı Çıkarılmış Siyah Önlüğünün İçinde Üşürken Somurtan Çocuğu Hatırlarım.

Somurturdu, Çünkü Başöğretmen Hikmet Bey, 10 Kasım’larda, Öğrencilerine Gülmeyi Yasaklamıştı.

Yeni Akit / Yavuz Bahadıroğlu

Yorum bırakın